001: Kavramlar, Memler, Mitler

Cyber-police is here!Geçtiğimiz hafta yeni başlayan polisiye dizi CSI:CYBER’ı izlediğimde, aslında uzunca süredir kafamda dolanan ve tahminimce birçok insanın da düşündüğünü tahmin ettiğim bir şeyi Twitter’a yazmıştım. Bunun üzerine yazmak bu hafta için aklımdaydı ama yukarıdaki fotoğrafı görene kadar bir türlü şekillendirememiştim bu bölümü. Bunu görür görmez her şey yerine oturdu.

Bu hafta meselemiz kavramlar ve kültür. Tuhaf Gelecek’ten merhaba!

* * *

Bir şeyleri tanımlamak için kavramlara, kelimelere ihtiyaç duyuyoruz. Yeni bir şeyler ortaya çıktığında da ya eski kavramları bozuyoruz ya da yeni kelimeler üretmeye çalışıyoruz. Siber, belki de bilgisayarın günlük hayatımıza girmesiyle birlikte en meşhur olan yeni kavramlardan birisiydi. Ama o kadar çok kullandık ve o kadar yıprattık ki, bu kelimeyi emekliye ayırmak için geç bile kaldık diyebiliriz.

Bazı kavramlara gerçekten acımasız davranıyoruz ve çoğu zaman gerçekten kavramın anlatmak için ortaya çıktığı şeyden fazlasıyla uzaklaşabiliyoruz. Kültürün gelişimi elbette bazı kavramların anlamlarının dönüşmesini de beraberinde getirecektik ancak ortada böyle bir değişim olmadan, tamamen yanlış anlamalar temelinde ilerleyen bir sorundan bahsediyorum bunu sorarken. Yoksa artık tabletin taşlar için değil de taşınabilir bir bilgisayar türü için kullanılmasından ve herkesin ilk o anlamını hatırlamasından bahsetmiyorum.

Ama bahsettiğim sorun artık siber için her şeyin geç olmasına neden olan şey. Bazı kavramlar kültürün içerisinde gerçekten “hit” hâline geliyor ve belirli bir konuyla alakalı her şey için anahtar kelimeye dönüştürülüyor. Siber, bu anlamda bilgisayarlar ve internetle ilgili her şeye yapıştırılan birkaç kavramdan birisi (meşhur “e-” takısı gibi).

Kavramların birer mem olduğunu göz önünde bulundurursak, belki de bunlar aşırı bulaşıcılar kategorisine girebilir. Bu şekilde bir sınıflandırma yaptığımız zaman, bu aşırı bulaşıcı memlerle ilgili ilginç bir özellik karşımıza çıkıyor: çabuk yayılan memler, çabuk ölmeye yatkındır. Çünkü bu yayılma, doğduğu ortamdan ve koşullardan uzaklaşmasına ve gerçekten yabancı olduğu birçok şeyle temas etmesine neden oluyor. Bu da onun güçsüzleşmesine ve kendini savunmasının zorlaşmasına neden oluyor.

Bu şekilde bir temel ortaya koyduğumuzda aslında durum biraz daha anlaşılır bir hâl alıyor ama bununla ilgili bir potansiyel yanlış anlaşılmanın da şimdiden önüne geçmekte fayda var. Bu bahsettiğimiz kural, eğer memin etuzayındaki göstergeleriyle sıkı bir bağlantısı varsa ve herhangi bir uzayda bunların üzerine kurulan bir şeyler söz konusuysa, bu kural geçerli olmayacaktır. İnternetin kalıcılığının ve selfie çubuğunun ya da en son iPhone’un kısa ömrünün sebebi budur. Onların üzerine inşa edilen, onları temel alan şeylerin miktarı, onların ömrünün ne kadar uzayacağıyla doğru bir orantıya sahiptir.

(Memlerin/kavramların eskimesi üzerine eğlenceli bir akıl yürütme için Mike Rugnetta’nın bu videosuna bir göz atabilirsiniz.)

* * *

Yeni kavramlar ürettiğimiz ve kimi zaman onları bir moda akımı gibi hızlıca öldürdüğümüz ortada. Kültürün her geçen gün hızlanan dönüşümüyle de bunu daha sık yaşayacağımızı tahmin etmek zor değil. Tıpkı sürekli eskiyen ve kısa sürede kullanılmaz hâle gelen teknolojileri her geçen yıl daha fazla yaratıyor olmamız gibi (bu konuyu ilerleyen bölümlerde daha detaylı konuşacağız). Ancak bir de eskiden varolup da günümüzde farklı bir amaçla tekrar kullanıma soktuklarımız var. Veya geçirdiğimiz dönüşümlerle birlikte farklı biçimler alanlar.

Medeniyet olarak geçirdiğimiz her değişimde, kaçınılmaz olarak yeni şeyleri tanımlamak için kaçınılmaz bir bocalama süreci yaşıyoruz. Önümüze çıkan yeni şeyleri tanımlamakta, onları anlamlı bir çerçeveye oturtmakta zorlanıyoruz. Bunu yapabilmek için metaforlar ve kavramlar üretmemiz, onları eskiden bu yana taşıdığımız birikimle anlamlı hâle getirebileceğimiz öyküler üretiyoruz. Bunu yaparken de kaçınılmaz olarak eskiden taşıdıklarımıza başvuruyor, onlarla bu yeniyi anlamlandırmayı deniyoruz. Elbette bu pek başarılı olmuyor ama en azından yeninin kendine özgülüğünü çözene kadar oyalanmamıza ve kimi zaman da o yeniyi görmek için ufak delikler açmamıza yardım ediyor.

Bunun birçok farklı biçimi mevcut. Bunlardan birincisi eski biçimleri, kelimeleri yeninin içerisinde tekrar yaratmaya çalışmak. Web sayfası, eposta gibi kelimeleri kullanmak ya da ekitap dosyalarına kağıt efekti vermek gibi. Bunları yaparken genellikle amacımız bu yeni şeylerin arasında kendimizi yabancı ve yalnız hissetmemek oluyor. Kendimizi tanıdık, bize eskiden bildiklerimizi hatırlatan şeylerle sakinleştirmeye çalışıyoruz. Eğer bunu yapmasaydık, interneti hâlâ aşağıdaki fotoğraf gibi görmeye devam edecektik.

Hackers (1992) filmindeki "internet"

Şu anda interneti bu şekilde görmediğimiz ortada ama durumumuz sadece biraz daha iyi. Hâlâ interneti ve bilgisayarları anlatırken, onları anlamaya çalışırken birçok mitle, “doğaüstülükle” içli dışlı olan ve bunu zaman zaman kasıtlı olarak yapanlar mevcut. “Series of tubes” tanımı bile, günümüzdeki “cloud” kavramından kat kat daha gerçekçi sayılır.

Ancak biz “cloud” ile, “automagically” ile anlatmaya devam ediyoruz. Bunları “alt sınıfların anlamayacağı” şeyler olarak kuruyor ve bunlara “hikmetinden sual olunmaz” tadında bir kutsallık yüklüyoruz. Üstelik tüm bunları, eski “doğaüstü güçleri” ortadan kaldırmakla övündüğümüz zamanlarda gerçekleştiriyoruz. Bunu biraz daha dikkatli incelediğimizde, aslında kutsalın insanlık için gerçek anlamını ve gerçek önemini daha iyi görebiliriz.

“Aşağıdakilerin anlayamayacağı büyülü şeyler”, aslında böyle şeylerden bahseden ve onlarla “birlikte çalışan” grupların kendi güç ve iktidar biçimlerini korumak için uydurdukları masalların, mitlerin birer parçası olan ve fazlasıyla bu dünyaya ait ve isteyen herkesin -eğer izin verilirse- anlayabileceği şeylerdir. Ancak bunu ilk fark edenler, bunu herkesle paylaşmaktansa, üzerine hikayeler yazarak onu güçlerinin bir uzantısına, hatta kimi zaman bir silaha çevirmeyi tercih etmişlerdir. Günümüzde bilgisayar teknolojisi ve internet üzerinden üretilen masalların tehlikesi de işte tam olarak burada yatmaktadır. Tehlikeli olan teknoloji değil, onun üzerine kurulan kavramlar ve mitlerdir.

Bu tarz mitlerin en tehlikeli yanlarından birisi de, eskinin mümkün olan her türlü kötü yanıyla birlikte gelmeye çalışmalarıdır. Çünkü onların güçlü olabildikleri ve yaşayabildikleri yapılar bunları gerektirir ve bunlar olmadan kendilerini yeniden yaratabilmeleri mümkün olmaz. Bu yüzden kendilerine yeni mitler yazarken eskiden aldıkları ne kadar şey varsa mümkün olan en az kayıpla yeniye getirmek isterler. Her büyük değişimde bunu daha da az yapabildiklerini düşünüyoruz ama bunun her zaman böyle gideceğinden emin olamayız.

Şubat ayının sonunda gerçekleşen Haunted Machines etkinliğini fazlasıyla önemli ve değerli bulmamın sebeplerinden birisi de buydu. Etkinlik tamamen bu sorunun farkında olan insanlar tarafından, bu sorunu mümkün olduğunca görünür kılmak amacıyla gerçekleştirildi. Henüz konuşma kayıtları yayınlanmadığı için hakkında çok fazla konuşmam mümkün değil, ancak katılımcılardan birisi olan Ingrid Burrington’un “Living With Our Daemons” metninden buraya kısa bir alıntı yapmak istiyorum:

So many of the tools we love, use every day, and hope to gear towards emancipatory ends began as instruments for making killing more efficient and control more effective. These devices will continue to exist, and we will have to continue to live with them, and we will have to decide how to work with them. Living honestly among daemons means never being sure if they’re on the side of angels or demons–because they are neither, really. To live with the uncertainties and ambiguities of machines and systems demands a different kind of magical theology, one that lets us live with our daemons.
* * *

 

Teknoloji ve gelecek üzerine konuşurken çoğu zaman sorulan sorular “Bunu yapabilir miyiz?” üzerine yoğunlaşıyor ama “Bunu yapmalı mıyız?” sorusunu çok az kişi soruyor. Bu dünyada bir şeyler üretirken onların altına düşünsel anlamda bir şeyler koyup koymadığımızı, koyduklarımızın önemini yeterince konuşmuyoruz. Sadece üretmek ve “yeni bir şeyler yapmak” yeterli zannediyoruz ama yaptıklarımızın etkileri üzerine düşünmekte zorlanıyoruz.

Kavramlar işte bu yüzden önemli. Teknoloji kavramların ve fikirlerin üzerinde gelişiyor, geleceği de onların üzerine kuruyoruz. Ve onların nasıl etkilerinin olacağını da bu kavramlar ve fikirler belirliyor.

* * *

BU HAFTANIN OKUMA ÖNERİLERİ

* The Cathedral of Computation – I. Bogost

* Cults at Scale; Silicon Valley and the Mystical Corporate Aesthetic – K. Losse

* Kıyamet Gösterisi – T. Pratchett, N. Gaiman (Hem mitler üzerine düşünmek, hem de Terry Prattchet’ı anmak için.)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir