006: Teknofetişizm, Teknofobi ve Arada Kalanlar

what is technology

Geçtiğimiz yıllarda, özellikle Silikon Vadisi’nin büyük katkıları sayesinde, teknolojiyi her alanda bir kurtarıcı olarak görme hastalığı baş göstermiş durumda. Her sorunu tamamen mekanik ve teknik bir meseleye dönüştürmeye ve ona teknolojiyle bir çözüm getirmeye çalışmak her ne kadar cezbedici görünse de, teknolojinin birçok alanda başımızı ağrıtıyor olmasının temel sebeplerinden birisi bu.

Bugün teknofetişizm ve teknofobi arasındaki ince çizgiyi ve felsefenin neden önemli olduğunu konuşacağız.

* * *

Teknolojinin hayatımızda her geçen gün daha fazla ve daha önemli bir yer kapladığını inkar edebilecek kimsenin kaldığını sanmıyorum artık. Elbette insanlık olarak bu iç içe geçme süreci bizleri birçok alanda, farklı şekillerde etkiliyor ve birçok farklı tepkinin doğmasına neden oluyor. Bu tepkilerin büyük bir kısmının, üzerine çok fazla düşünülmeyen ve tamamen eski alışkanlıkları temel alan reflekslerden ibaret olması da işimizi oldukça zorlaştırıyor.

Bu refleksleri basit bir şekilde ikiye ayırmak istersek, önümüze iki ana grubun çıktığını göreceğiz. Bunlardan birincisi teknofetişizm olarak adlandırabileceğimiz ve tüm sorunların çözümünü teknolojiyle sağlayabileceğini düşünenler, teknolojiye sarsılmaz bir güven duyanlar. İkinci grup ise teknofobi başlığı altına alabileceklerimiz, teknolojinin yalnızca bir baş belası ve sorun yaratan bir şey olduğunu ve eğer teknolojiden kurtulursak sorunlarımızı çözebileceğimizi düşünenler.

Bu yaklaşımların ikisinin de oldukça tehilkeli ve aslında hiçbir şeyi çözmeyen tavırlar olduğunu görmemiz gerekiyor. İhtiyacımız olan bunlar arasındaki ‘gri bölgeyi’ yakalamak ve orada hareket edebilmek. Buna neden ihtiyacımız olduğu ve bunu nasıl gerçekleştirebileceğimiz ise bu yazının (ve belki de tüm Tuhaf Gelecek projesinin) temel amacı.


Teknofetişizm, oldukça cazip gelen ve tahrik edici bir yaklaşım. Temelde, teknolojinin büyüleyici ve ‘sorun çözücü’ yanını ön plana çıkarmaya ve bunları göstererek bize “Her şeyi teknolojiyle çözebiliriz” mesajını vermeye çalışıyor. Teknolojinin geçirdiği evrimi ve hayatımızdaki etkilerini düşünecek olursak, böyle bir fikirden etkilenmemek oldukça zor görünüyor. Ancak bu yaklaşım kendi içerisinde oldukça büyük sorunlar barındırıyor ve bizlerin birçok temel mesele karşısında kör kalmasına neden oluyor.

Bu körleşmenin en temel örneklerinden birisi sorunların asıl kaynağını anlama konusunda yaşıyoruz. Özellikle Silikon Vadisi’nde hemen her gün yenileri kurulan start-uplara bir baktığımızda veya büyük İstiflerin yeni ‘ürünlerine’ bir göz attığımızda bunu görmek mümkün. Ya da daha basiti, çok büyük bir toplumsal sorun olan taciz ve özel hayata saldırıyı (ve buna bağlı olarak ifade özgürlüğü meselesini) yalnızca yeni bir uygulamayla ya da mevcut uygulamanızda yapacağınız bir güncellemeyle çözebileceğinizi düşünmek ne kadar mantıklı? (Deneyenlerin ne durumda olduğunu görmek için buraya ve buraya bakabilirsiniz.)

Elbette bu büyülenmenin ve teknolojiyi (belki de bilgisayarları, daha özele indirgemek istersek) her sorunu çözecek ‘altın anahtar’ olarak görmenin temelinde çok basit bir refleksin yattığını inkar edemeyiz. Özellikle 1980’lerden bu yana bilgisayarların ve internetin hayatın her alanında temel altyapının bir parçası hâline gelmesi, onu biraz daha geliştirirsek her şeyin mükemmel olabileceği algısına sebep oldu. Ancak bu algının hatalarını farkedip daha dikkatli davranmak gerekirken, işi iyice abarttık ve şu anda Silikon Vadisi’yle ve İstiflerle birlikte bulunduğumuz noktaya geldik. Ve çoğu zaman asıl sorunlara odaklanmak yerine, çok daha küçük ve ‘olmasa da olur’ denilecek şeylere yönelindi (bkz: üstteki tweet).


Elbette teknofetişizmin geldiği nokta, teknofobiyi haklı kabul etmek için gereçli bir sebep değil. Teknofobinin “Teknoloji tüm kötülüklerin anasıdır!” yaklaşımı ve eğer bir soruna teknoloji en ufak şekilde değiyor olsa bile bunun tüm suçunu teknolojiye yıkma çabası da bizi sorunlarımızı çözmekten alıkoymakta.

Teknofobinin bize getirdiği en büyük sorunlardan birisi de dijital dualizm meselesi. Bu konularla ilgili daha önce sıkça yazdığım için çok fazla üzerinde durmayacağım. Ancak teknofobiye dair eklemek istediğim bir şey var.

Teknofobinin temelinde yatan reflekse biraz dikkatli baktığımızda, onu oluşturan iki önemli parça olduğunu görüyoruz. Bunlardan birincisi ‘sorumluluktan kaçma isteği’. “Eğer tüm bu kötülüklerin ve sıkıntıların sebebinin teknoloji olduğunu söylersem, bu sorunların oluşmasına sebep olduğumu kimse fark etmez” düşüncesi. Bu elbette bu sorunu bir refleks olarak tanımlamayı tercih etmemdeki en büyük etken ve kendisini açıkca belli etmekten de pek çekinmiyor. Diğeri ise gelecekten/bilinmezden korkuyor oluşumuz. Eskide olanlar fazlasıyla tanıdık ve onları terkedip yeni şeylerle birlikte yaşama düşüncesi elbette bir korkuya sebep oluyor. Bunu anlamak güç değil. Ancak bu korku yüzünden yeniye düşman kesilmek ve eskiye dönmek için anlamsız bir çaba sarfetmek, durumun hastalıklı bir noktaya gelmesine neden oluyor. Bunu elbette yalnızca teknoloji söz konusu olduğunda görmüyoruz. Özellikle Türkiye’nin yakın geçmişinde ve günümüzde, bu tavır hemen her alana yayılmış durumda.


Gelecek üzerine düşünmek, en temelde mevcut durumda bir sorun veya yanlış giden bir şeyler olduğu fikrine ihtiyaç duyar. Eğer günümüzde hiçbir sorun olmadığını düşünüyorsanız, gelecekte bir şeylerin değişmesi için de bir sebep görmeniz çok zordur. Ancak önünüzdeki sorunların ne olduğunu ve nasıl doğduğunu anlamıyor ya da eksik bir şekilde anlıyorsanız, gelecek üzerine kuracağınız düşünmenin de sağlıklı bir biçimde ilerlemesi mümkün olmayacaktır.

İnsanlık olarak varolduğumuz sürece sorunlarımız olacak ve bizler bu sorunları çözmek için bir şeyler yapmaya devam edeceğiz. Mükemmel canlılar olmadığımızı kabul etmemiz gerekiyor. Çünkü yukarıda bahsettiğim iki sorun da aslında kendimizi mükemmel canlılar olarak görmemiz yüzünden verdiğimiz refleksler. İlkinde mükemmel olduğumuz için yarattığımız aletlerin de mükemmel çalışacağını, ikincisinde de bizlerin mükemmel ama o aletlerin sorunlu olduğunu ve onlar olmadan daha mutlu olacağımızı iddia ediyoruz. Oysa bizlerin mükemmel olmadığını ve bu yüzden de daima biraz aksayarak ilerleyeceğimizi, hatalar yapabileceğimizi kabul edebilsek bunlarla uğraşmak zorunda kalmayacağız.

Teorinin, özellikle eleştirel teorinin, ve felsefenin benim gözümde bu kadar önemli olmasının sebebi de bu. Her ne kadar akademide ve üniversitelerde bu bağlamda bir yaratıcı teorisyenlik ve filozofluk az olsa da, eleştirel teori ve felsefe, bize bu iki holigan ucun arasındaki gri bölgede hareket edebilme ve sorunlarımızı daha detaylı ve kapsamlı bir biçimde inceleyebilme imkanını tanıyan önemli araçlar. (Bu bağlamda; genel olarak edebiyat ve sanatın, özel olarak bilimkurgunun da önemli araçlar içerisinde sayılması gerektiğini bir not olarak ekleyeyim.)

Eğer bu araçları verimli bir şekilde kullanabilir ve içimizdeki refleksleri kontrol edebilirsek, birçok sorunu daha kolay çözebileceğiz. Bir taraf tutmak ya da “ya bizdensin ya ondan” diye düşünmek zorunda değiliz. Yanlış yapabileceğimizi, eksik olabileceğimizi kabullenmemiz gerekiyor. Ve insanlık olarak yarattığımız bu medeniyetin sorunlarının tek bir şeyden kaynaklanamayacak kadar kompleks olduğunu görmemiz gerekiyor.

Elbette bir gün herkesin bu şekilde düşünmeye başlayacağını, herkesin ‘doğru yolu bulacağını’ iddia edecek kadar saf ya da burnu büyük değilim. Dediğim gibi, sorunlar daima olacak. Ancak eğer birşeyleri gerçekten anlamak ve çözmek istiyorsak, bunu daha özenli ve kapsamlı bir şekilde gerçekleştirmemiz gerekiyor. Bunu yapabilmek için benim tercih ettiğim ve gerekli gördüğüm araçların başında da eleştirel teori ve felsefe geliyor.

 

PS: Haftalık okuma listesini, ayrı birer post olarak ve daha detaylı bir şekilde Pazar günleri yayınlayacağım.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir