Kategoriler
TG Podcast Tuhaf Gelecek

Problemli Problemler ve Ontolojik Güven


2020, Tuhaf Gelecek fikrini başlatan “tuhaf zamanlar” tanımını bile yetersiz kılan ve dünyayı anlamak ve yorumlamak için sırtımızı yasladığımız araçların işe yaramadığı bir yıl oldu. Marttan bu yana birçoğumuz artık “yeni normal”, “bildiğimiz dünyanın sonu” gibi kavramları duymaktan sıkıldı ve boşluğa o kadar uzun zamandır bakıyoruz ki artık boşluk bize bakmanın ötesine geçip Zoom toplantılarımıza katılmaya başladı.

Bu süreçte birçok kişi belki de koşulların getirdiği panikle hızlıca her şeyi yorumlamaya, “yeni dünyayı” analiz edip anlatmaya başladı. Üzerinden birkaç ay geçtikten sonra bile anlamsızlaşan bu görünüşte derin analizler aslında içerisinde bulunduğumuz durumun ne kadar kompleks olduğunu ve tüm bunları anlamlandırabilmek için önümüzde uzun bir yol olduğunu bize gösterdi.

Şu anda 2020’nin sonuna geldiğimiz için gelenekselleşen önümüzdeki yıl stratejileri, trend raporları ve planları bir bir yayınlanmaya başladı. Fakat bu raporları ve analizleri biraz dikkatli okuduğumuzda, aslında bu metinlerin amacının mevcut durumu anlamak yerine onu alışık olduğumuz ve kendimizi güvende hissettiğimiz “eski normale” göre tekrar şekillendirme çabaları olduğunu görebiliyoruz. Başlangıçta “yeni normale alışmamız gerek” diyenler, şu anda her şeye eskisi gibi devam etmek için çabalıyor.

Peki neden böyle oldu? Daha doğrusu tam olarak işler nerede yanlış gitti de kendimizi 2020 gibi sonu gelmek bilmeyen bir apokaliptik filmin ortasında bulduk? 

Bu soruyu cevaplamak için yeni kavramları ve araçları düşünme sistemlerimize tanıtmamız gerekiyor. Çünkü yaşadığımız sorunların özünde de uzunca bir süredir içerisinde yaşadığımız tuhaf zamanları anlayacak araçlara sahip olmamamız yatıyor. 2020’yi bitirirken düşünme şeklimizi değiştirmek için ihtiyaç duyacağımız kimi temel kavramları ve araçları öğrenmenin hepimiz için faydalı olacağını düşünüyorum.


Bunun için öncelikle içerisinde bulunduğumuz durumu anlamamız gerekiyor. Daha önceki bölümlerde de dile getirdiğim gibi içerisinde yaşadığımız dünya fazlasıyla karmaşık ve tüm bunların bir şekilde devam edebilmesi için de sürekli daha kompleks sistemlere ihtiyaç duyuyoruz. Finanstan teknolojiye, üretimden sosyalleşmemize kadar hayatımızın her alanında bu kompleks sistemler ve bunların bir şekilde “daha verimli” çalışmasını sağlayan algoritmalar ve diğer mekanizmalar var. Çoğumuzun aklına algoritma dediğimiz zaman Twitter, Netflix, Spotify gibi isimler gelse de borsada yapılan anlık işlemlerden yük gemilerinin rotalarına kadar birçok daha büyük ve hayati sistem de benzer şekilde yönetiliyor.

Ancak bu durum, büyük bir riski de beraberinde getiriyor. Tim Maughan’ı alıntılayacak olursam, şu anda dünyanın direksiyonunda kimse yok. İçerisinde yaşadığımız küresel ve ulusal sistemler öylesine karmaşık ve yönetilmesi zor bir noktaya evrildi ki, herhangi bir kişinin veya grubun tüm bunları anlaması veya etkilemesi mümkün değil. 

Bunun bizler için iki önemli sonucu var. İlki, bu şöförü olmayan aracın karşılaşacağı herhangi bir sorun karmaşık bir krize dönüşme potansiyeli taşıyor. Herhangi bir kişinin tam olarak sorunun nereden kaynaklandığını veya nasıl çözebileceğini anlamasının giderek imkansızlaştığı günümüz koşullarında bir şeyleri anlamlandırmak da giderek zorlaşıyor. 

Bu karmaşıklık, sistem içerisindeki herhangi bir sorunun bir “problemli problem”e (wicked problem) dönüşmesine neden oluyor. Çünkü bu karmaşık sistemin herhangi bir noktasında yaşadığımız sıkıntının kaynağı sistemin tamamen alakasız ve aklımıza kolayca gelmeyecek bir noktasında olması yüksek bir ihtimal.

Bunu en iyi tuvalet kağıdı örneğiyle açıklayabilirim. Mart ve Nisan aylarında pandemiyi net bir şekilde hissetmeye başlamamızla birlikte karşımıza hiç beklemediğimiz bir sorun çıktı. Marketlerde tuvalet kağıdı, un, makarna gibi temel ürünleri veya eczanelerde maske gibi her zaman gördüğümüz şeyleri bulamaz hâle geldik. Normalde asla yaşamadığımız bu eksikliğin sebebi ise marketlerin ve üreticilerin stok yönetimlerini normal zamanlara göre tasarlanmış hesaplamalar ile gerçekleştirmesiydi. 

2020 öncesinde her market az çok ne kadar tuvalet kağıdı satabileceğini ve stoklarında ne kadar tutması gerektiğini tahmin edebiliyordu. Bu rakamlar da fabrikalarda aylık ne kadar üretime ihtiyaç duyulacağını ve ne zaman ürün çıkartmaları gerektiğini hesaplamak için kullanılıyordu. Böylece bu sistemin içerisinde her zaman “tam da yetecek kadar” tuvalet kağıdı mevcuttu. Ancak bir anda gelen bu ani değişimin sistemde yarattığı şok ve buna uyum sağlama süreci bahsi geçen duruma sebep oldu. Hiç beklemediğimiz bir anda karşımıza çıkan bir kötücül sorun, hepimizin tuvalet kağıdı paniği yaşamasına neden oldu.

Sistemin hemen her noktası bu ideal koşullara göre tasarlandığından dolayı herhangi bir sürpriz faktörünü sindirebilmesi her zaman mümkün olmuyor. Marttan bu yana yaşadığımız birçok sorun da bunun kanıtı. Ancak bu ideal koşulların nasıl tanımlandığı, daha doğrusu kimin idealine göre tanımlandığı da önemli bir nokta.

Dediğim gibi bu sistemin hemen her parçasının birbiri üzerinde etkisi var. Fakat herhangi bir parçayı kontrol eden veya denetleyen bir kişi veya ekibin çoğu zaman yarattığı etkinin nasıl bir sonuç vereceğini anlaması mümkün olmuyor. Bu da herhangi bir aşamada doğan etkinin, sistemin devamında katlanarak büyümesi ve hiç umulmadık sorunlar yaratmasına neden olabiliyor. Bu da her parçanın tasarlanırken kimler tarafından kimin için tasarlandığı sorusunun büyük bir önem kazanması demek. Bunun neden önemli olduğunu ikinci kısımda daha detaylı bir şekilde ele alacağız.

Koronavirüs ise bizleri mevcut sistem için eşi görülmemiş bir problemli problem ile baş başa bıraktı. Bir anda sistemin hemen her parçasında problemli problemler bir bir ortaya çıkmaya başladı. İçerisinde yaşamaya alıştığımız —kimilerinin memnun bile olduğu— sistemin ne kadar sorunlu olduğunu ve aslında nasıl hassas bir ideal koşul için tasarlandığı gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kaldık.

Ve gördük ki aslında sorun aslında virüs değil, eski normalin kendisiymiş.


Bu da bizi ikinci noktaya, bu yüzleşmenin etkisine getiriyor. Bu sistemin içerisinde yaşamayı ve onun bir parçası olmayı bilinçli olsun ya da olmasın hepimiz içselleştirmiş durumdaydık. Çünkü içerisinde yaşadığımız dünya buydu ve onu bir şekilde kabul etmek ve o şekilde hareket etmek zorunda hissediyorduk. Bu biraz da psikolojimiz ile alakalı bir durum. Hayatımızda birtakım sabitlere, özellikle de içerisinde yaşadığımız dünya ve onun işleyişiyle ilgili, ihtiyaç duyuyoruz. 

Dünyanın nasıl işlediğine ve ne olduğuna dair belirli bir kavrayışa sahip olduğumuzu bilmek bizi varoluşsal bir anksiyeteden koruyor. Ontolojik güvenlik dediğimiz kavram, bizim içerisinde yaşadığımız dünyaya ve varoluşumuza dair bir anksiyete duymamamızı ve en temel seviyede bu dünyanın içerisinde yaşarken hissettiğimiz güveni tanımlamak için kullanılıyor. Yani bu anksiyeteden bizi koruyan şey, sahip olduğumuz ontolojik güvenlik hissi.

Bunu kaybetmeye başladığımızda —ya da kaybettiğimiz hissine kapıldığımız anda— farklı şekillerde tepkiler veririz. Bu tepkilerden ilki, o güveni tekrar sağlayacağına inandığımız yeni mitlere sıkı bir şekilde sarılmak. Bu mitler de kendisini genellikle komplo teorileri ya da aşırı sağcı akımlar olarak gösterir. İkisinin de özünde yaptığı şey dünyayı bütüncül bir şekilde ve basitçe açıklayan bir anlatı ile insanları rahatlatmaktır. 

Bu yüzden pandemi ile birlikte dışarıdan bakıldığında gerçekten anlaşılması güç komplo teorileri ve bunlara bağlı olaylarla karşı karşıya kaldık. 5G baz istasyonlarını yakmaya çalışanlar, aşı üzerinden tüm dünyanın çipleneceğini zannedenler, virüsün yalan olduğunu zannedenler ve maske, sokağa çıkma yasağı gibi önlemleri protesto etmeye çalışan insanların çokluğu da bunun göstergeleri. Tıpkı birçok devletin ve politik grubun daha milliyetçi söylemlere ve mitlere sığınmaya çalışması gibi. 

Bu anksiyeteye verilen bir diğer tepki de insanların kendilerine yetebilme konusunda daha fazla çaba göstermeye başlaması oldu. İlk aylarda kimilerinin küçümseyip dalga geçtiği kendi ekmeğini yapmaya başlamak gibi. Ya da pandemi ile evinde bir bahçe kuranların artması, evcil hayvan sahiplenmedeki yükseliş ve insanların diğer ihtiyaçlarını kendi başlarına çözmek için bir şeyler öğrenme isteği. 

Aynı zamanda etraflarında gördükleri sorunları kendi başlarına çözmek için çabalamaya başlamaları, gördükleri yanlışlara ve sistematik sorunlara karşı çıkmaları ve insanların birbirlerine destek olmak için yeni yollar üretmeye başlaması da bu kendine yetebilme isteğinin bir dışavurumu. İçerisinde yaşadığınız ve güvendiğiniz sistem sizi yarı yolda bıraktığı anda kaçınılmaz olarak kendi çözümlerinizi üretmek zorunda hissedersiniz. Bunu başardığınız zaman da o güven hissini tekrar inşa etmeye ve bu anksiyeteden kurtulmaya başlarsınız.


Her ne kadar etrafımıza bakınca bir şekilde bu sözde yeni normale alışıyor ve uyum sağlıyor gibi görünsek de bu tarz büyük kırılmaların bir yılda üstesinden gelmemiz ve tüm etkilerinden kurtulmamız diye bir şey söz konusu değil. Koronavirüs ve karmaşık sistemin içinden çıkamadığı kötücül sorunlar giderek yeni etkilerini göstermeye devam ediyor ve edecek de. Ontolojik güvenin tekrar sağlanması bu yüzden zorlu ve uzun bir süreç olacak. Daha görmediğimiz birçok sorun bizi bekliyor. 

Üstelik sorunumuz sadece pandemi de değil. Toplumsal, ekonomik ve siyasi yapıların içerisinde bulunduğu kötücül sorunlar, hiçbir şekilde yavaşlatamadığımız iklim krizi ve daha birçok şey hâlâ burada ve hiçbir yere gitmeye niyetleri yok. 

Yeni bir normalden bahsetmek için daha çok yolumuz var. Ama bu demek değil ki geleceği şekillendirmek için elimizden hiçbir şey gelmez. Aksine, şu anda eskiye kıyasla herkes için çok daha iyi olabilecek gelecekleri hayal etme ve kurma fırsatına sahip olabiliriz. Bunu nasıl yapabileceğimiz ve nasıl araçlara ihtiyacımız olduğunu ikinci kısımda ele alacağım.


Kategoriler
Tuhaf Gelecek

Yavaş Düşünmek

2019 Ağustosunda yayınlanan Tuhaf Gelecek podcastin ilk sezon finalinin ardından en fazla birkaç ay sürecek şekilde planladığım ara sizlerin de gördüğü üzere neredeyse bir buçuk yıl sürdü. Bu süreçte elbette boş durmadım ve özellikle Tuhaf Gelecek’in ne olduğu ve neler yapabileceği üzerine düşünüp bir plan hazırladım. 

Artık o planı sizlerle paylaşmaya ve Tuhaf Gelecek projesini tekrar canlandırmaya hazırım.


Birçoklarınız için Tuhaf Gelecek, podcast üzerinden tanıdığınız ve takip etmeye başladığınız bir proje. Podcastler geri dönüyor. Aralık içerisinde 2020 ve pandemi üzerine iki parça hâlindeki özel bölümün ardından ayda bir podcast ile güncel veya önemli konular hakkındaki bölümler ile devam edeceğim. Aynı zamanda her bölüm ile birlikte yazıya dökülmüş hâli de sitede yayınlanacak.

Sitede bölümlerin metin versiyonlarının yanı sıra aktif bir şekilde yazılar ve eleştiriler de yazmaya çalışacağım. Amacım özellikle vakit ayırmanıza değeceğini düşündüğüm —ya da vakit harcamanızı önlemek istediğim— kitap, film ve eserler üzerine eleştiriler ve güncel konulara dair fikir yazıları ile sitede de faydalı bir arşiv yaratmak. 

E-bülten ise tamamen farklı bir formatta hayatına devam edecek. İki haftada bir size ulaşacak olan bültende o arada yayınlanan ve önemli bulduğum çalışmaları ve varsa Tuhaf Gelecek’ten haberleri size ulaştıracağım. Mümkün olduğunca temiz ve hedefe yönelik bir format olmasını planlıyorum.

Son olarak Tuhaf Gelecek takipçileri için bir Discord kanalı da hayata geçmiş durumda. Tuhaf Gelecek’te ürettiklerimi ve onlarla alakalı her şeyi sağlıklı ve saygılı bir ortamda konuşabileceğimiz bir yer olarak planlıyorum bu kanalı. Nasıl gelişeceğini zaman içerisinde hep birlikte göreceğiz.


Tüm bu değişimlerin ve yeni planın altında yatan ana fikir ise yavaş düşünmek. Özellikle koronavirüs ile herkesin kontrolsüz bir hızda analizler ve yorumlar ürettiğini, geleceğe dair ilk günden büyük laflar söyleyerek —en azından buradan bakınca— komik duruma düştüklerini görmek, söz konusu gelecek olduğunda yavaş ve derin düşünmenin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha hatırlattı. Bu yüzden Tuhaf Gelecek geri döndüğünde hızlı bir şekilde içerik üretme hatasına düşmeyeceğime emin olmak istedim. Formatı olabildiğince yavaş ve derin düşünerek üretmeme fırsat verecek bir şekilde tasarlamayı amaçladım. Örneğin Discord kanalı da buna dönük bir adım.

Elbette sosyal medyadan kaçma şansım yok. Bir şekilde Tuhaf Gelecek’in daha fazla insan tarafından görülebilmesi için oralarda varolmaya ve paylaşım yapmaya devam etmek zorundayım. O platformlarda yavaş üretmenin ve düşünmenin algoritma tarafından cezalandırıldığını biliyoruz. Aklımın bir köşesinde bunu kırmanın bir yolu var mı sorusu yatıyor ama şu noktada maalesef cevapsız bir soru bu.


Tuhaf Gelecek’in yeni dönem planı böyle. 2020 bölümünün ilk kısmı önümüzdeki birkaç gün içerisinde yayınlanacak. Bir hafta sonrasında da ikinci kısmını sizlerle paylaşacağım. Ardından da yukarıda detaylı bir şekilde anlattığım plan ile devam edeceğiz. 

Eğer destek olmak isterseniz çevrenizdeki insanlarla paylaşmanız, daha çok insana ulaşmama yardım etmeniz yapabileceğiniz en iyi destek olur. Tuhaf Gelecek projesinin temel amacı bu diyalogu olabildiğince çok insanla birlikte gerçekleştirmek. Bu yüzden hem daha çok insana ulaşabilmek hem de sizlerin fikirlerinizi duymak benim için en önemlisi. Yine de imkanım var, maddi olarak da destek olmak isterim derseniz Patreon ile bunu yapabilirsiniz.

Kategoriler
TG Podcast

Tuhaf Gelecek Podcast #10: Cyberpunk’ı Yanlış Anladık

Bu bölümde cyberpunk akımının hem bilimkurgu ve diğer sanat akımlarında hem de hayatımızda nasıl etkileri olduğunu konuşuyorum. Bu etkinin neden oldukça sorunlu olduğu, aslında cyberpunk eserlerin söylemek istediğinin tam tersi bir yönde ilerlediğini anlattığım bölümde; neden Elon Musk’ı alkışlamak yerine onu durdurmamız gerektiğini de kısaca açıklıyorum.

TG Podcast’in ilk sezonunun da final bölümü olan bu bölümle Eylül ayına kadar kısa bir ara veriyorum. Ancak ara sadece podcast için geçerli. Website ve bülten aktif bir şekilde üretime devam edecek.

Bölüm Tavsiyesi: Infinite Detail – Tim Maughan


Apple Podcasts
RSS
Spotify
Anchor

Kategoriler
TG Podcast

Tuhaf Gelecek Podcast #9: Sosyal Robot Jibo’nun Acı Sonu

Bu bölümde Ahmet A. Sabancı, çok büyük vaatlerle yola çıkan fakat start-up kültürünün ve Silikon Vadisi’nin gazabına uğrayarak hayatı sona eren sosyal robot Jibo’nun öyküsünü ele alıyor. Bu öyküden çıkartmamız gereken dersleri ve bu yaklaşımın neden bizler için ciddi güven sorunları yarattığını da anlatan bu bölüm, akıllı teknoloji anlatılarına karşı da eleştirel bir yaklaşım öneriyor.

Bölüm Önerisi

Supra Systems Book – Georgina Voss (ed.)


Apple Podcasts
RSS
Spotify
Anchor

Kategoriler
TG Podcast

Tuhaf Gelecek Podcast #8: Bilimkurgu Koşullar

Bu bölümde Ahmet A. Sabancı, içinde yaşadığımız koşulları tanımlamak ve anlamak için neden bilimkurguya ihtiyacımız olduğunu ve günümüze bir adım geriye çekilip baktığımızda, aslında yaşadığımızın bilimkurgu koşullar olduğunu anlatıyor. Bu bölümde bize yabancı bu koşullarda nasıl bir yaklaşıma ihtiyacımız olacağı üzerine bir tartışma başlatıyor.

Bölümün Önerisi

Cunning Plans – Warren Ellis
https://www.amazon.com/CUNNING-PLANS-Talks-Warren-Ellis-ebook/dp/B00Z9LFC8U


Apple Podcasts
RSS
Spotify
Anchor

Kategoriler
TG Podcast

Tuhaf Gelecek Podcast #7: Bugünün Kopyası Gelecekler

Bu bölümde Ahmet A. Sabancı, Cem Seymen’in Twitter’da yazdıkları, buna gelen tepkiler ve benzer şekilde gelecek ve teknoloji üzerine konuşan insanlar üzerinden bu yaklaşımının sorunlarını kapsamlı bir şekilde anlatıyor. Geleceği kısıtlı bir şekilde ve bugünden farksız bir şekilde düşünmenin bizi nasıl sorunlara sürükleyebileceğini anlatıyor. Aynı zamanda geleceği yalnızca teknolojiden ve bilimsel gelişmelerden ibaret düşünmenin birçok sorunu nasıl görmezden gelmemize sebep olduğuna da değiniyor. 

Bölümün Tavsiyesi: Geleceği İcat Etmek: Postkapitalizm ve Çalışmanın Olmadığı Bir Dünya, Alex Williams ve Nick Srnicek

Apple Podcasts
RSS
Spotify
Anchor

Bu bölüm Friedrich-Ebert-Stiftung tarafından desteklenmiştir

Kategoriler
TG Podcast

Tuhaf Gelecek Podcast #6: Çin’in Etkisinde Gelecek

Bu bölümümüzde Çin’in giderek artan etkisini ve dünyanın geleceği üzerinde daha fazla söz sahibi olma çabasını konuştuk. Bu çabanın özellikle ABD’yi nasıl tehdit ettiğini, mevcut dengelerin değişmesinin nasıl sonuçları olabileceğini ve tüm bunların bizlerin hayatında nasıl yansımaları olabileceğine dair ihtimalleri bu bölümde dinleyebilirsiniz.

Haftanın Önerisi

Proto – Holly Herndon

Bu bölüm Friedrich-Ebert-Stiftung tarafından desteklenmiştir.


Podcast aşağıdaki linklerden ulaşabilir ya da kullandığınız podcast uygulamasının arama bölümüne “Tuhaf Gelecek” yazarak arayabilirsiniz. Yorumlarınızı ve görüşlerinizi bekliyorum. Ayrıca dinlediğiniz platformlarda yorum veya inceleme bırakırsanız çok memnun olurum. Podcastin görünürlüğüne ve daha fazla kişiye ulaşmasına çok faydası oluyor.

Apple Podcasts
RSS
Spotify
Anchor


Çin’in Etkisinde Gelecek Üzerine

Kategoriler
TG Podcast

Tuhaf Gelecek Podcast #5: Dijital Güvenliğin Geleceği

Bu bölümümüzde dijital güvenlik konusunda yaşanan güncel gelişmeleri, alandaki hackerlar, devlet destekli gruplar ve özel şirketler gibi önemli aktörleri ve tüm bu gelişmeler ve yapılan planların bizi götürebileceği gelecekler üzerine konuştuk.

Haftanın Önerileri
Countdown to Zero Day – Kim Zetter: https://www.goodreads.com/book/show/18465875-countdown-to-zero-day
Hacker, Hoaxer, Whistleblower, Spy – Gabriella Coleman: https://www.goodreads.com/book/show/20601080-hacker-hoaxer-whistleblower-spy
Quinn Norton’un Wired yazıları: https://www.wired.com/author/quinn-norton/

Bu bölüm Friedrich-Ebert-Stiftung tarafından desteklenmiştir.


Podcast aşağıdaki linklerden ulaşabilir ya da kullandığınız podcast uygulamasının arama bölümüne “Tuhaf Gelecek” yazarak arayabilirsiniz. Yorumlarınızı ve görüşlerinizi bekliyorum. Ayrıca dinlediğiniz platformlarda yorum veya inceleme bırakırsanız çok memnun olurum. Podcastin görünürlüğüne ve daha fazla kişiye ulaşmasına çok faydası oluyor.

Apple Podcasts
RSS
Spotify
Anchor

Kategoriler
TG Podcast

Tuhaf Gelecek Podcast #4: “New Dark Age” Özel

Bu bölümümüzde James Bridle’ın “New Dark Age” kitabı, kitapta tanımladığı yeni karanlık çağ ve onun semptomları üzerine konuştuk. İçinde yaşadığımız bu kompleks sistemi kapsamlı bir şekilde ele alan ve onun sorunlarını inceleyen bu eser üzerine yaptığım özel bölüm, bir anlamda kitabın incelemesi niteliğinde.

Kitabı edinmek için: https://www.versobooks.com/books/2698-new-dark-age

Bu bölüm Friedrich-Ebert-Stiftung tarafından desteklenmiştir.


Podcast aşağıdaki linklerden ulaşabilir ya da kullandığınız podcast uygulamasının arama bölümüne “Tuhaf Gelecek” yazarak arayabilirsiniz. Yorumlarınızı ve görüşlerinizi bekliyorum. Ayrıca dinlediğiniz platformlarda yorum veya inceleme bırakırsanız çok memnun olurum. Podcastin görünürlüğüne ve daha fazla kişiye ulaşmasına çok faydası oluyor.

Apple Podcasts
RSS
Spotify
Anchor

Kategoriler
Tuhaf Gelecek

Silikon Vadisi Gözetimi Nasıl Normalleştirdi?

İlk olarak Tuhaf Gelecek Bülten'de yayınladığım bu yazı, Tuhaf Gelecek Podcast'in 3. bölümü olan "Gözetim Kapitalizmi ve Sınırları" üzerine ek notları ve bölümde ele aldığımız kimi sorulara dair detayları içeriyor.

Gözetimin yeni teknolojilerle giderek hayatımızın daha normal bir parçası hâline gelmesi, aslında farkında olmadığımız birçok şeyin de normalleşmesine ve giderek geçmişte birer distopya olarak kabul edeceğimiz şeyleri kabullenmemize neden oluyor. Bunun en büyük sorumlusunun şirketler olmasının sebebi ise en temelde bunları bizler için iyi olabilecek ya da bizim faydamıza olan şeyler olarak görmemizi sağlayan taktiklerin birçoğunun onların ürünlerini pazarlama taktiklerinden geliyor olması.

Örneğin kişisel verilere bağlı olarak özelleştirme tekniğini ele alalım. Google ve Facebook gibi şirketlerin başlattığı ve sizden topladıkları verilere göre sizin “tecrübenizi özelleştiren” bu sistemler tamamen bize daha iyi bir hizmet verme iddiası ile bize tanıtıldı. Aradığımızı daha çabuk bulmamızı, gerçekten ilgilendiğimiz şeyleri görmemizi sağlayacağı söylendi. Ancak bunun arka planında aslında kendilerinin daha iyi reklam satması veya birçok şeyin de bizden gizleniyor olduğu gerçeği elbette dile getirilmedi. Şimdi ise benzer bir taktiğin Çin’de denendiği ve ülkede yaşayan insanların yaşam tecrübelerinin bu şekilde “özelleştirildiği” haberlerini okuyoruz.

Yüz tanıma teknolojileri de benzer bir normalleşme süreci ile hayatımıza girdi. Facebook, Google Photos ve daha birçok fotoğrafla ilgili şirket ve yazılım yüz ve nesne tanıma teknolojilerini bizlerin işini kolaylaştırmak için hayatımıza soktu ve şu anda yüzümüz belki de onlarca farklı şirketin veri tabanında yer alıyor. Bu sistemleri öyle normalleştirmiş durumdayız ki, şu anda havayolu şirketleri bile uçağa binmeden önce yüzünüzü tarama sistemlerini devlet veritabanları ile eşleştirerek kullanıyor ve Çin’de Uygur halkı sürekli bu teknoloji ile gözetleniyor. Hatta ABD bile aktivistlerin fotoğrafları ile “potansiyel tehlikeli insanlar” listesi oluşturup sistemlerinde birçok kişinin yüzünü saklıyor.

Tüm bunlar ve daha fazlası ile gözetim giderek hayatımızın normal bir parçası hâline geliyor ve şirketler sayesinde de bundan zevk almayı öğreniyoruz. Çünkü her geçen gün gözetim bizim özel hayatımızı tehdit eden bir şey olmaktan çıkartılıp “her şeyin bizim için özelleştirilmesi” şeklinde pazarlanıyor ve her türlü kolaylığa yatkın bir tür olarak bunu çok fazla sorgulamak istemiyoruz. Ancak bu gidişat kısa süre içerisinde hayatımızın özel hiçbir yanının kalmamasıyla da sonuçlanma potansiyeline sahip.

Peki bu noktada ne yapacağız? Daha doğrusu bu hayatımıza nasıl değişimler getirme potansiyeline sahip? Bir süre sonra CV Dazzle makyajlarıyla ve yansıtıcı kıyafetlerle sokakta gezen insanlar normalleşecek mi? Yoksa tüm bunlara karşı herhangi bir itirazın tamamen toplumdan dışlanmayla sonuçlanacağı bir yayılma mı bizi bekliyor? Tüm bunlara cevap vermek için henüz erken ama ikisi de oldukça yakın gelecekler.

Tüm bu meselenin özünde ise yine gözetim kapitalizminin bizim kişisel verilerimizin tanımını çok erkenden değiştirip bize bu tanımı sorgulama şansı vermemesi var. Kişisel verilerimizi bizim özelimiz olarak görme ve bunun nasıl potansiyelleri olabileceğini anlama şansı bulamadan şirketler bunu “big data” altında aslında boşa giden ama onlar için çok kullanışlı olabilecek şeyler olarak tanımladılar. Bunun bizim için yaratabileceği riskler ya da nasıl kötüye kullanılabileceği hiç konuşulmadı. Şimdi ise yalnızca bu veriyi toplayan şirketler değil; devletler, Palantir ve Cambridge Analytica gibi şirketler de verilerimizi bize karşı kullanıyor. Bizler kişisel verilerimizi sahiplenmedikçe de bu şekilde devam edecekler.